Sibernetik
Sibernetik’in kurucusu sayılan Norbert Wiener, 1948 yılında yayınladığı ilk eserinde “Cybernetics or Control and Communication in the Animal and the Machine” (Sibernetik veya hayvan ve makinada kontrol ve haberleşme) adını vererek Sibernetik’in aşağı yukarı tam ve en veciz tarifini yapıyordu. Bu ifadeyi dikkatle gözden geçirirsek;
1. Hayvan ve makinanın, yani canlı ve cansız sistemlerin aynı başlık altında işlendiğini, o halde bir bakıma müşterek taraflarının bulunduğunu, aynı kanunlara tabi olduğunu,
2. Sibernetik’in ister canlı ister cansız olsun, bütün “organize sistemlerin” haberleşme ve kontrol prensip ve mekanizmalarının işleyiş tarzlarını kendisine mevzu edindiğini anlarız.
Kökünü eski yunanca “Kübernetes” ve latince “Gobarnare” den almaktadır. İkiside sevk ve idare anlamına gelen kelimelerdir.
M.Ö. 428-348 yıllarında yaşamış olan Eflatun, Kübernetes’i “idare etme sanatı” olarak kullanmış ve “kübernetes yalnız ruhları değil, bedenleri ve malları da büyük tehlikelerden kurtarır” demekle deyimin geniş sınırlarını, daha doğrusu sınırsızlığını belirtmiştir. 1834 de meşur fizikçi Ampére de Sibernetik’i idare etme sanatı anlamında kullanıyordu. Demek oluyor ki, Sibernetik ile bir çeşit “idare ilmi” veya “yönetim bilmi” kavramlarını anlamış olacağız. Bu anlamda ve gerçek bir bilim dalı olarak Sibernetik’in doğumu çok yenidir. Doğum vesikası da 1943 senesinde Amerika’da “Philosophy of Science” (İlim Felsefesi) dergisinde yayınlanan ve Rosenblueth, Wiener ve Bigelow’un imzalarını taşıyan “Behaviour, Purpose and Teleology” (Davranış, Maksat ve Hedef) isimli makaledir.
Sibernetik, canlılarla kendi kendini düzenleyen makinalar arasında çalışma benzerliklerini araştırır, bu bakımdan “organize varlıkların davranış bilimidir”. “Organize sistem” veya “Organize varlık” tabiri ile belli bir denge durumunu bozmaya yönelik dış tesirler karşısında kendi iç dengesini koruyabilen çeşitli elemanların birliği anlaşılır. Bu genel kavram içinde canlı varlıkta bir çeşit “makinadır” ve
Sibernetik bir “genel makinalar teorisi” olarak kabul edilebilir. Yine bu görüşle “biyoloji”, “genel fiziğin özel bir bölümü’nden başka bir şey değildir. Fizikte “makine” önündeki dirençlere karşı bir güç tatbikine müktedir, her çeşit sisteme verilen addır. Sibernetik’te ise “makine”, hal değiştirme (transformasyon) tabiriyle bir halden diğerine geçiş kastedilmektedir. Gerek makinaların ve gerekse canlıların tüm faaliyetleri birer transformasyondan ibarettir. Bir asansörüm düğmesine basınca zamin kattan 5. kata çıkması, bir insanın yürümesi, bir uçaksavar topunun ateş etmesi, parmağınızın burnunuza getirilmesi… hepsi birer transformasyondur. Bu genel kavram içinde sibernetikte makine yerine “mekanizma” veya “sistem” terimi tercih edilir ve bununla, hal değiştirme yeteneğinde olan her çeşit yapı kast edilir. kelimeleri ve “dil”i imal eden organlarda bir seri transformasyonlar sonucu konuşmayı sağladıkları için bir seri makine veya mekanizmadır.
Organize sistemlerin işleyebilmeleri için gerek kendilerine ait, gerekse dış ortamdaki değişikliklerden haberdar olmaları, bilgi “enformasyon” almaları gereklidir. Sibernetikte “enformasyon” terimi ile, organize bir sistemde hal değişikliğine sebeb olan her türlü tesir kast edilir. Bir elektirik zilinin düğmesine basmak bir enformasyondur, zili çaldırır. Bir tüfeğin tetiğinin çekilmesi veya bir insan için sevindirici bir haber, üzücü haber, yahut karnımızın acıkması, havanın ısınması… v.b. hepsi birer enformasyondur ve hitap ettikleri sistemde hal değişikliğine sebeb olurlar. Sibernetikte “enformasyon”, bilgi veya mesaj, ölçülebilen, değerlendirilen, mukayese ve hesaplanan bir büyüklüktür. Organize sistemler kendi yaptıkları işten de haberdar olurlar. Yani, kendi elde ettikleri sonuçta, onlar için bir enformasyondur. Bir buzdolabı kendi iç hareketini, insan bedeni tansiyon yüksekliğini veya kanındaki şeker seviyesini, bir buhar makinası hızını bilmek mecburiyetindedir. Ancak bu suretle elde edilen neticenin “gayeye tam uygunluğu” tahkik edilir, denge durumu (hemeostais) kontrol edilir ve hedeften sapmalar düzeltilir. şte, yapılan gerisin geriye sisteme bağlanmasına sibernetikte “geri tepme” (feed-back) adı verilir. Yaptığı iş fonksiyon bakımından aynı olan , aynı şema içinde ele alınabilen sistemlere “homolog sistemler” adı verilir. Sibernetikte inceleme metotlarının en önemlisi homolog sistemler inşasıdır. Fizik, davranışın kendisi ile uğraşırken sibernetik daha çok davranışın gayesi ile meşguldür. Davranışın kendisi, sadece o gayeye varmak için nelerin yapılması gerektiğinin bilinmesi için müşahade ve tetkik edilir. Buzdolabında bütün transformasyonların amacı dolabın içindeki hararetin belli sınırlarda sbit tutulmasıdır. O halde bu amaca erişmek için ne gibi geri tepme bağlantılarının kurulduğu, sadece amacın nasıl gerçekleştirildiğinin bilinmesi için gereklidir. Geminin neyle işlediği ile değil, o limana vardığı ile ilgilidir. yelkenle, kürekle, buharla veya elektrikle işleyen bir gemi onun için sadece “belli bir limana varmaya çalışan” bir deniz taıtıdır. Bilinmeyen bir olayın, mesela bir tabiat hadisesinin çözümlenmesi ile karşı karşıya olan bir sibernetikçi veya biyolog bir kapalı kutu problemi (black box problem) ile karşı karşıyadır. Bu kutunun iç yapısı onu ilgilendirmez. O, olayın kendisi ve amacı ile ilgilidir. Bunu bir örnekle açıklayalım:
Bir geminin kaptan köprüsünde bulunan ve hayatında böyle bir yere ilk defa gelmiş bir insan düşünün. Gemi açık denizde, yerinde durmaktadır. Bu insanda kaptan köprüsünde yalnız başına durmaktadır, kendisine yol gösterecek veya gemiyi kullanacak hiç kimse yoktur. Bu anda adamın karşılaştığı problem gemiyi sağ salim kıyıya ulaştırmaktır, ama bu problemi nasıl çözeceğini bilememektedir. Gemi onun için bir kapalı kutudur. Bu kapalı kutuya gerekli enformasyonları göndermeyi sağlayan, kaptan köprüsündeki adamın önünde duran bir dümen dolabı bir de “gemi telgrafı” denen cihazlar vardır. Dümen dolabını sağa sola çevirmekle gemi sağa sola dönmekte, telgrafın kolunu ileri itince gemide ileriye doğru hareket etmekte, telgrafın kolunu geriye çekincede geriye doğru hareket etmekte, telgraf kolunu ne kadar iter veya çekerse, gemi hızıda o derece artmaktadır. Bunları keşfeden adam, kapalı kutusuna ne nisbette enformasyon gönderince ne gibi cevap alacağını, yani dümen dolabının dönme nisbeti ile geminin yön değiştirme derecesini ve telgrafın itilme veya çekilmesi ile meydana gelecek hız değişikliklerinide bulmaya çalışacaktır. Yani enformasyon ile yapılan iş, diğer bir deyimle, kapalı kutunun girişi (input) ile çıkışı (output) arasındaki ilişkiler keşfedilecek, bir formülle ifade edilebilir hale gelecektir. Bu anda adam gemiyi kullanmasını öğrenmiştir, kapalı kutu problemi çözülmüştür. Artık gemisini hedefe, yani bir limana ulaştırabilir, diğer bir deyimle “sistemin dengesini” (homeostasis’ini) temin edebilir. Gemi yerine karşımızda bir sinir hücresi olabilir. Sinizlerimiz “hep veya hiç” kanunlarına tabidir. Yani belli bir eşik değerden aşağıya kalan dış uyarılardan haberi olmaz, o eşik değeri aşan dış uyarılar için ise uyarıların şiddetine tabi olmadan, hep aynı şekilde cevap verir. Demekki sinir hücresi, giriş ve çıkışı olan, belli bir iş yapan bir organize sistem, bir kapalı kutudur. Sibernetikçi bu kapalı kutuyu çözmek için onun bir modelini meydana getirmeli ve bu model üzerinde araştırmalarının sürdürmelidir. Nitekim, Lillie isimli fizyolog, bir demir teli doymuş nitrik asit içine batırarak pek güzel bir sinir lifi modeli yapmıştır.
Tabiatta çok karmaşık sistemler mevcuttur. Bunlarda tek tek organize elemanlar kendi aralarındada bir organizasyon yaparlar ve bir taraftan kendi çalışmalarını düzenlerken diğer taraftanda birbirlerini tanzim ederler. Bu şekilde bütün bir sistem için ortak bir denge durumu (üstün denge durumu) söz konusu olur. Buna sibernetik dilinde “ultrastabilite” diyoruz. Bu elementlerin her birinin denge durumundaki bir bozukluk bütün sistemi bozar ve herşeyin yeniden ayarlanması gerekir. Bir organize sistemin, bir mekanizma veya makinanın çıkışının diğerinin girişine bağlanması, bu şekilde komplex sistemlerin oluşumuna yol açar. Bu bağlantıya kupling (coupling) veya kupaj adı verilir.
Buraya kadar kısaca sibernetik’in ne olduğunu tarife, ana terminolojisini vermeye ve metodunu açıklamaya çalıştık. Sibernetik’in ülkemize nasıl girdiği ve kimler tarafından tanıtıldığı konusundanda biraz bahsedecek olursak;
İlk olarak adı 1959-1960 senelerinde duyulmaya başlandı. Ali İrtem isimli, memleketimizde tanınmayan bir ilim adamımız daha o günlerde sesini ve sözünü yurtdışında duyurabilmiş ve kongrelerde bir çok tebliğde bulunmuş bir sibernetik araştırmacısı idi. Hala yayınına devam eden Symposium isimli dergide sibernetik konulu bir çok makalesi yayınlanmıştır. Yine sibernetik konusunda, yurt dışı faaliyetleri ve yazmış olduğu kitaplarıyla Prof. Dr. Ayhan Songar bu ilmin memleketimizdeki tanıtıcıları arasındadır. Son zamanlardaki üstün gayretleri ve konuda yapmış olduğu değerli araştırmalarıyla tanınmış olan Dr. Toygar Akman birçok kitap ve makale yayınlamıştır, (120 makale-10kitap). Merkezi Belçikanın Namur şehrinde olan Uluslar arası Sibernetik Kurumunca (Association Internationale de Cybernetique), 1977’de Türkiye temsilciliğine seçilmiştir.
Bugün İstanbul Üniversitesinde, ders olarak verilmekte, Teknik Üniversitede, İktisat Fakültesinde, diğer tıp fakültelerinde sibernetik ile ilgili çalışmalar başlamıştır. Türkiye’de bu ilim tanınmayan bir ilim dalı olmaktan çıkmıştır.
Cizreli Eb-Ül-İz ve Otomatik Makinarı – Abdullah Uzun S.21-26
Bu yazımızdan hoşlandıysanız, lütfen bir yorum bırakmayı ve ya rssimize abone olarak rss okuyucunuza yeni yazılarımızın gelmesini düşününüz.






Comments
No comments yet.
Leave a comment